Sanırım tam da bu dakikalar olmalı-söylenene göre-. Eylül. Hayatının bir döneminde olmak istediği şehir onu bekliyormuş; ki çok sonraları bu şehir, ona ait olma -yahut tam tersi- gibi bir kısmetsizliğe düşecekti... O gün, sevilmeyen yırtık pırtık pardösüm vardı elimde. Kırmızı trençkotu üstünde, Bursa'yla alâkalı bir yerde, girişte köşeye sinmiş, üşümüş beni bekliyor. “Beni ajan sandılar galiba” deyip sarılıyor, sanki tanıyormuş gibi. Kimse kimseyi asla tanıyamaz. Farklı olan, o ellerin inanılamayacak kadar sıcak olması; garip. Elleri minicik, hoş. Eller neden mühim: Çünkü onlar mükemmeliyetçiliğin imi. Belki de her şey. Medeniyetin kaldırımlarla ters orantısına dair –iyi de bunları…- ; şuh kahkahalar… Yüzlerce kez düşünülmüş ince gözlemler, uçsuz bucaksız betimlemeler… Farkındalığının farkında olmak, bazı bazı bundan sıkılmak veya “değiştirilemeyecek şeylerin en azından betimlenmesi”. O sıra gözetleyenleri süzüyorum, şüpheci. Gülüşmelere bakıyorlarmış meğer. Ne güzel gülüyor! Bu kadar güzel gülen biriyle ne sıklıkla karşılaşılabilir ki! “Delillere rast gelmiş olmalıyız”. Dinlemeden anlamanın mümkün olduğu bir yerin varolmadığını bildiğimden, dinledim. Zaten mümkün olsa hep birlikte oraya giderdik. Metroya yürürken şuna buna kulp takan biriydi, Babil. Ayrılırken en son " Mutlak bir mutluluğum olmayacak, bunu biliyorum. Bir gün beni de yazacak mısın!" dedi gülerek.
Bir şey eksik olsaydı, mesela yıllar evvel bugün olmasaydı, kim bilir belki de bilmezdim. Tevâfuk. Belki böyle olmaması gerekiyordu, belki de böyle olması gerekiyordu, bunu da kimse bilemez. Hiç kimse! Bilmemi sağlayan her şeye -hiç iyi bir şey olmamasına rağmen, hatta o günden evvel üzerime tükürenlere dahi- ; hâsıl eden, sevilmesi gereken onlara; bilhâssa bana -sağolun-. "Çok çok öpüyorum".


