İşler gene birikmiş. Girişsem sıkılacağım, girişmesem daha da birikecekler. Nedense hiç bitmiyorlar zaten; hiçbir şey gibi bunu da anlayabilmiş değilim. Bir şeyler izleyip kafamı dağıtayım bari. Telefon açıyorum: “Bilet kaldı mı?”. Evet, birkaç tane var hala. Bekletiyorum, en kestirmesinden oraya varıyorum. “Şanslısınız, gelenlere yok dedim” , mavrasını muştuluyor. “Her neyse ne!”. Oyun başlamadan bir şeyler içelim; içeri geçiyoruz. Karşıma oturana dikkat ediyorum, durmadan, usanmadan-usan ama,tanışıyor muyuz yoksa!- bana bakıyor; rahatsız edici. Son bir manevrayla başka yere bakmasını sağlıyorum: dudağımı yalamaya başlıyorum. Kafasını deviriyor. Fark etmiş olmalı. Işıklar sönüyor, içeriden bir gümbürtü; sahne değişiyor herhalde. Işıklar geldiğinde yanımdaki gitmiş, o rahatsız edici şey gelip yanıma oturmuş bile. “Yaptığınızı anlamadım, kadın değilim ben; onun için açıklamanız gerek” diyor. Gerçekten gitmiş, bakınıyorum, yok; ne ara gitti, ne oldu da gittin. “ Kadınlar…” diye başlasam iki saat başka şeyler de izah etmek zorunda kalacağım; -bazen yalan daha iyidir- “Dudağım kurumuş, diğerini de anımsayamadım.” deyip bitiriyorum. Ne yapmaya çalıştığımı anlayıp kalkıp gidiyor. Biz de salonun yolunu tutuyoruz.
2001/Ankara


