11 Mayıs 2015 Pazartesi

#174
"Mehmet Ali Erbil'in can canı,hayat dostu,yegane biriciği 'menajer' Stelyo Pipis var ya(Çok pipili adam  anlamında kullanılıyor.)"
-Perihan Mağden tartışılan soyadına son noktayı koyuyor.

bu da size bonus kaan bey ve ezgi hanım...

karikatür!

10 Ocak 2015 Cumartesi

اونوتماىاك ارقدشلرا تشكرلر! بر ىىل ده شوىله بوىله كچدى,نه قادر سىكىك صاوقاوق اولسه ده!كچدى...نىسهكه!أأ,نرده قالمشدق! امان نىسه ىا

24 Temmuz 2014 Perşembe

What a fool I was

Kafamı yastıktan zar zor kaldırabiliyorum, enikonu ağırlaşmış. Bir insan silüeti görüp, fuzuli bir tartışmaya girişiyorum. Bu kez hafızama güveniyorum. Bir an bana dönüyor, ani hareketiyle elimdeki gaz lambasına çarpıyor, lamba düşüp kırılıyor, eteğimi tutuşturuyor. Trak! Büyük kırılma anı. Şöyle böyle derken on beş dakika daha geçiyor ve perde kapanıyor. Belki de ölmeden evvel hatırlayacağım tek şey dolanıyor kafamda, perde kapanmadan söylediği o söz: " Nerede tükettin ömrünü!" Nafile! Eminim ki son nefesimde dahi bunu sorgulayacağım. Yahut bir gün geriye dönme şansım olursa, sırtıma bir tekme atacağım. Hepsi bir, hepsi bir, hepsi bir.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Büyük bir yük daha kalktı üstümden. Burukluk mânâsız. Çoğu, kervan yolda düzülür diyerek aksini de düşünse, en iyisi baştan kötü olmak. Dürüst kaba olduğum hâlde- ki onca çabaya rağmen zımnen de olsa- "mürâî" ben oldum. Kimse de çıkıp demedi "Cenaze gibi dolaşırken, kendini öldürürken ne yaşıyorsun? Bu kadar acı neden?" Kılavuzuma bakıyorum. İstediğim boku yiyebilirim. X' in insanları tanımadan önce hapishanelerden korktuğu gibi benim de korktuğum şeyler vardı, şimdi değişenler var. "Her şey değişir, her şey devinir." Asıl insanlardan korkmak, onların laflarına, düşüncelerine kanmamak gerekir. Sonrası da zaten...

22 Nisan 2014 Salı

Ne kadar boktan, garip, cins olay varsa başıma geliyor, durduramıyorum. Nerede cenabetlik varsa, hop oradayım. Sanki kıçıma bela mıknatısı takmışlar da onunla dolaşıyorum. Tabii ki tam olarak böyle bir şey değil, her şeyin bir sebebi var. Geç de olsa öğreniyorum. Neredeyse yaşadığım çoğu şeyin irademin dışında geliştiğini öğrendiğim gibi. Her zorluğun yanında bir de kolaylık oluyor. Büyük bir sıkıntımı atlatmış bulunuyorum, şimdilik! “ Bitti mi yani, her şey düzelecek mi?” diye sorarken, düzelmediğini fark ediyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Her neyse, bir şekilde derdime derman olabileceğini düşündüğüm birini buluyorum. Şüphelendiğim, dalga geçtiğim bir durum tespit ediyor. “Hah tamam, demek her şey bu sebeple oluyor/olmuyor. Güzel, şimdi ne yapıyoruz?” diye soruyorum. Hadisenin ciddiyetini acıyarak bakan gözlerinde görebiliyorum. “Sakin ol. Her şey düzelecek” diyerek teskin ediyor. Sonrasında öğreniyorum ki dalga geçilecek bir şey değil, lanetin farklı bir türü. Kendimi eğlemeye çalışıyorum. Fakat gerçek bu sanırım. Çözüm kağıt üzerinde kolay görünüyor. Şu var ki, ben o kağıt üzerindeki normlara pek uymuyorum. Bu şeyi düzeltmek için başkasını bozmak gerekiyor. Eğer bu lanet doğruysa çok meşakkatli olsa da düzelme umudum var. Lanet diye bir şey yoksa ve her şey yanlışsa da o zaman kalitesiz, boktan yaşamıma devam edebilirim. Umarım her şey güzel olur.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Saat olmuş 01:00 başka işlerle uğraşmam gerekirken, oturmuş bu aptal yazıyı yazıyorum. Eve döneli yaklaşık bir hafta oldu. Her şeyi bırakıp gideyim dedim, gidemedim. Göndermediler. Sağolsun, en sevdiğimin çabalarını da yadsıyamam. En basiti oturamıyorum bile, ayakta da duramıyorum. Sarkom çıksın diye ne dualar ettim. Çıkmadı. Sonuç: Disk protrüzyonu. Yani fıtık. En sonunda fıtık da ettiler beni. Tüm kuşları siktiğimi sanıyordum, leylek olarak bu kalmış meğer. Eminim ki yakında gene önceki durumla alakalı tüm kuşları siktiğimi sanacağım ve bir leylek göç ettiği diyardan benim için dönmüş olacak.
O hala hayatta ve fakat benimle konuşmayı tercih etmiyor. Veya Melvillece söylersem; konuşmamayı tercih ettiği pasif bir direnişte, şimdilik... Sizin ölmemiş olabilir, belki de ölmemiştir; benimki öldüğünü bildirdi bana. Hatırlıyorum, hatırlıyorum gene olumsuz şeyler hatırlıyorum. Zaten bu lanette olumlu bir şey olduğu da pek söylenemez. "Küçükken nasıldım ben?" -" Çocukken her şey güzeldi. Harikaydın. Çok ümitliydim senden. Tam bir hayal kırıklığı oldun." Kavgada söylenmeyecek şeyler neredeyse. Depoyu erken tüketmişim, motoru erken bitirmişim İtalyan arabaları gibi. Herneyse ne! Sonrasınabakalım artık. Hiçbir zaman iyi olmayacak sonrasına... Belki kimsenin tanımadığı bir kasabada, belki uzak mı uzak bir şehirde... Umuyorum yakın bir gelecekte, yalnız başına. Yazı buraya düştüğünde belki hala konuşmuyor oluruz.
Geleyim diğer bir bahse... Ben zaten beni aptal yerine koyun diye doğdum, beis yok. "İstersen belin, miden,bağırsağın v.s için bir psikoloğa gidelim?" "Bel ile psikolojinin ne alakası var. Benimki mekanik bir sorun." diye kestirip atıyorum. Amacı çözemeyeceğim zannına kapılıyor. İçimden yalvarıyorum " Lütfen beni aptal yerine koymayın. Ben sizin zekanıza hakaret etmiyorum, siz de benimkine hakaret etmeyin, debil veya daha altı değilim zira!". Hayır teşekkürler. Düşünüyorum da bunu bana söyleyen de hapisten ağzı burnu yamulmuş acayip biri olarak çıkan, kendinden başka herkesi aşağılık bir varlık gibi gören, her ailede olduğu gibi, bizim ailenin Richard Wagner'i. Kabul etsin yahut etmesin asıl tedaviye ihtiyacı olan kendisi. "Bugün iyi değilim,bana iyi geliyor" deyip cipram,cipralex,xanax,prozac ne bulursa kafasına göre mideye gönderen. Cuma günü namaza, akşamına da işrete giden biri. Diğeriyse... Ah, en güvendiğim Güvendiğim son iki kaleyden biri(ydi). Şimdilik yok. Diğer kalem azten çoktan yıkılmıştı -bir mayıs günüydü sanırım-, ama ben yıkıldığını bile bile, yıkılmadığına inanmak istiyordum. Yoksa son üç savaştan üçünde de mağlup olmazdım. Gerçi o kaleyi yitireceğim o kalenin yerinden belliydi. Tam da olması gereken yerde. Tatar Çölü' ndeki kale gibi bir kaleydi. Ve Tatarlar ne zaman gelecek diye beklerken, Tatarlar kaleyi zaptetmişler bile farkına varamadım.
8.2.13 01:19
          

2 Ocak 2013 Çarşamba

The greatest trick the Devil ever pulled was convincing the world it didn't exist

17 Eylül 2012 Pazartesi

.

İnsanlar genelde hep verdiklerine bakıp, aldıklarına bakmazlar. Bu bahse girmeden işittiğim hakaretin haddi hududu da belirsiz; ne gerizekalılığım kaldı, ne ahmaklığım kaldı. Anlamıyor, ben gerizekalı oluyorum. Anlıyor gene gerizekalıyım. Bir şeyler karıştıran ben, tokat bahsine de girebilirdim ama bunun üzerine bahse giriyorum onunla. Babanın katil olduğu gün ne olacak? ss yapıp yollarsa bahis başlar, sükut olursa da "sükut ikrardan gelir"in bilinenin tersi -gerçek- manası çıkar ki, bu işime gelir.En azından risk olmaz, girdi-çıktı olmaz. Zümer suresi 14-20 der, noktayı koyarım. Eyvallah.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Fark

Düşünüyorum da fark ve farkındalık apayrı bir hâl. Bu yazıyı az biraz iyileşmemden sonra geçirdiğim üçüncü veya dördüncü atak esnasında yazmam da ayrı bir ironi. Bana bahşedilen(!) lanet; irsî veya değil, bilemiyorum. Yazarken elim titriyor. Sinirden, açlıktan ve benzeri gibi birçok saiki olabilir.

Hastalığım hasebiyle normal olmayı, her şeyde daha rahat olmayı isterdim- “normal” bir durumun tanımlanması “anormal” olanın tanımlanmasından daha güçtür, hele ki soyut bir kavramsa- Tıpkı anlamak gibi. Anlamak, anlamamaktan/anlayamamaktan daha kolay misal(Gencosman). İstenirse tabii veya işine gelirse. İşine geldiği gibi. Ve başka organlarımızı, uzuvlarımızı işin içine katmazsak.

Diğerleri gibi daha aptalca sorunlarım, sikimsonik dertlerim olsun isterdim. Ama benim imtihanım da buymuş, sanki imtihanı ben istiyormuşum gibi. Yüce Rabbimin adaleti işte bu. Hayır, şükretmiyorum. Bu laneti nasıl verdiyse geri alsın.

Hayır ben şemsiye açmadım, bilakis şemsiyeyi bende açtı. Şikayet ediyorum “Bu nasıl olabilir? Bunu nasıl yapar?” diyorum, Kyle Broflovski gibi. Bugün biraz tavuk yedim, oniki parmak bağırsağımda öyle bir taht kurdu ki, orayı tıkadı. Su içtim,bol bol su içtim. Kusmasaydım şaşardım. Ne demiş şair, ” beden yorulur, baş ağrısı yorulmaz.” 

15 Eylül 2011 Perşembe

Mâzi mani lâkin dârlı

Sanırım tam da bu dakikalar olmalı-söylenene göre-. Eylül. Hayatının bir döneminde olmak istediği şehir onu bekliyormuş; ki çok sonraları bu şehir, ona ait olma -yahut tam tersi-  gibi bir kısmetsizliğe düşecekti... O gün, sevilmeyen yırtık pırtık pardösüm vardı elimde. Kırmızı trençkotu üstünde, Bursa'yla alâkalı bir yerde, girişte köşeye sinmiş, üşümüş beni bekliyor. “Beni ajan sandılar galiba” deyip sarılıyor, sanki tanıyormuş gibi. Kimse kimseyi asla tanıyamaz. Farklı olan, o ellerin inanılamayacak kadar sıcak olması; garip. Elleri minicik, hoş. Eller neden mühim: Çünkü onlar mükemmeliyetçiliğin imi. Belki de her şey. Medeniyetin kaldırımlarla ters orantısına dair –iyi de bunları…- ; şuh kahkahalar… Yüzlerce kez düşünülmüş ince gözlemler, uçsuz bucaksız betimlemeler… Farkındalığının farkında olmak, bazı bazı bundan sıkılmak veya “değiştirilemeyecek şeylerin en azından betimlenmesi”. O sıra gözetleyenleri süzüyorum, şüpheci. Gülüşmelere bakıyorlarmış meğer. Ne güzel gülüyor! Bu kadar güzel gülen biriyle ne sıklıkla karşılaşılabilir ki! “Delillere rast  gelmiş olmalıyız”. Dinlemeden anlamanın mümkün olduğu bir yerin varolmadığını bildiğimden, dinledim. Zaten mümkün olsa hep birlikte oraya giderdik. Metroya yürürken şuna buna kulp takan biriydi, Babil. Ayrılırken en son " Mutlak bir mutluluğum olmayacak, bunu biliyorum. Bir gün beni de yazacak mısın!" dedi gülerek.
Bir şey eksik olsaydı, mesela yıllar evvel bugün olmasaydı, kim bilir belki de bilmezdim. Tevâfuk. Belki böyle olmaması gerekiyordu, belki de böyle olması gerekiyordu, bunu da kimse bilemez. Hiç kimse! Bilmemi sağlayan her şeye -hiç iyi bir şey olmamasına rağmen, hatta o günden evvel üzerime tükürenlere dahi- ; hâsıl eden, sevilmesi gereken onlara; bilhâssa bana -sağolun-. "Çok çok öpüyorum".

5 Eylül 2011 Pazartesi

Tasnif dışı

İnsanlar, tam da o anda sevişirlerken; arayıp, sabote etme gibi bir özelliğim olduğunu hatırladım. Aradım, ekmeğine kan doğradım, güldüm. Neden güldüğümü sordu. “Muhayyile yetisi… Bir an için… O notun bana yazıldığına inandırabildim...”. Gördüm ki, bu istidat sade bana has da değil. Bu sebeple ne yapıyoruz... Sevişmeden evvel telefonlarımızı kapatıyoruz!

Ve sana gelsin, gerçek havas.

 

Bu da diğeri.

21 Ağustos 2011 Pazar

Yine yeniden

Şu yazıya dönüp dönüp ilişmemin, bir şekilde ha bire hatırlamamın sebebi var: hiçbir zaman bunların durmaması ve gittikçe çoğalması. Çoğalması normal, çünkü bunların en babaları da bu kafada olduğundan, herkes kendinde olanı geçirmiş; bunu sorgulamadan kabul etmiş olansa, ne kadar geliştirebilirim diye üstüne eklemiş de eklemiş.
Maddi bir alâka yok; algı sorunu, farkında olma meselesi. Bir şeyi düşünürsün, idrâk edersin, fark edersin ve umursarsın. Farkında olmadığın bir şeyi nasıl umursayabilirsin ki! –ya da ihtiyaçlar içinde son sıradaki edimi(!) niye umursayasın. Ama işte sorun şu ki düşünmeye bile tenezzül etmezler. Ne gerek var! O abartılan organı kullanmanın tahribatını göze almayabilirler. Ona da gerek yok. Gerçi onun da sebebi vardır, kim bilir. Hayvan gibi çalışıp, hayvan gibi muamele göre göre, öyle bir şey olup çıkarlar. Hatta daha da aşağı olurlar belki. Dürtülerine göre hareket etmenin mutluluğu: Oturmalıyım, yemeliyim, uyumalıyım. Ama düşünme gibi bir ayrıcalığınız da vardı, ne oldu ona! Nerede kaybettin? Ah, tabii ya! Pazar günü memnun,mesut sen ve ailen sahile çöküp piknikte unutuverdin işte, birden aklından çıkıvermiş. Olur öyle arada.
Hep börek yiyeyim diye düşünürsün, yanındakini yemeyi götün yemez. Her şeye hakkın olduğu için sıraya geçmen gerekmez; hakkın yoksa bile niye dinleyesin, onlar da kim! Neyse siktir et. Aklın hala okuldaki fişlerde olduğundan bunu bile hiçbir zaman okumayacaksın. Sınırları kaldıralım da dersin bir zaman, ama senden önce kalkanlar var. Şimdi sıraya geç.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

.

10 Ağustos
“Ölümcül bir hastalıktan söz ettiğimiz zaman, insanın doğası bir daha kendini toplayamaz, başarılı bir dönüşüm aracılığıyla yaşamın olağan döngüsünü kuramaz hale getiren, bünyenin bütün gücünü tüketen ya da onu etkisiz kılan bir hastalıktan söz ediyoruz. Dediklerimi insan ruhuna uygulayalım. İnsana, ona özgü sınırlılığı içinde  bakıp yaşamda edindiği izlenimlerin ona nasıl etki ettiğini, düşüncelerin onda nasıl kök saldığını görelim, ta ki gittikçe büyüyen bir tutku, o insanın bütün dingin akıl yetilerini başından alıp götürene kadar.”

9 Ağustos 2011 Salı

Fifo

İşler gene birikmiş. Girişsem sıkılacağım, girişmesem daha da birikecekler. Nedense hiç bitmiyorlar zaten; hiçbir şey gibi bunu da anlayabilmiş değilim. Bir şeyler izleyip kafamı dağıtayım bari. Telefon açıyorum: “Bilet kaldı mı?”. Evet, birkaç tane var hala. Bekletiyorum, en kestirmesinden oraya varıyorum. “Şanslısınız, gelenlere yok dedim” , mavrasını muştuluyor. “Her neyse ne!”. Oyun başlamadan bir şeyler içelim; içeri geçiyoruz. Karşıma oturana dikkat ediyorum, durmadan, usanmadan-usan ama,tanışıyor muyuz yoksa!- bana bakıyor; rahatsız edici. Son bir manevrayla başka yere bakmasını sağlıyorum: dudağımı yalamaya başlıyorum. Kafasını deviriyor. Fark etmiş olmalı. Işıklar sönüyor, içeriden bir gümbürtü; sahne değişiyor herhalde. Işıklar geldiğinde yanımdaki gitmiş, o rahatsız edici şey gelip yanıma oturmuş bile. “Yaptığınızı anlamadım, kadın değilim ben; onun için açıklamanız gerek” diyor. Gerçekten gitmiş, bakınıyorum, yok; ne ara gitti, ne oldu da gittin. “ Kadınlar…” diye başlasam iki saat başka şeyler de izah etmek zorunda kalacağım; -bazen yalan daha iyidir- “Dudağım kurumuş, diğerini de anımsayamadım.” deyip bitiriyorum. Ne yapmaya çalıştığımı anlayıp kalkıp gidiyor. Biz de salonun yolunu tutuyoruz.

2001/Ankara 

12 Temmuz 2011 Salı

Kursk

“Saat şu anda 13:15. Saat 12:58 de altı, yedi ve sekizinci bölümdeki bütün mürettebat üyelerinin çoğu dokuzuncu bölüme geçti. Burada 23 kişiyiz. Hepimiz dokuzuncu bölümde toplanma kararı aldık, çünkü herhangi bir yere kaçabilmemiz olanaksız gibi görünüyor. Zaten, dokuzuncu bölümün sığınak olarak kullanılacağı önceden belirlenmişti. Galiba, içimizden bazıları tahliye kapağını kullanarak denizaltıdan çıkmayı denemek istiyor. Bu mektubu karanlıkta yazıyorum…” Havasız kalmak, boğulmak, oksijeni idareli kullanmak-ne kadar idareli olabilirse-. Aynı sıkıntının ortasında yanındakini öldürmemek için...

Wag the dog- Nasıl inandıracağız, televizyonda göstereceğiz. Gazete, televizyon, internet.

Biraz rahatlayayım halledeceğim dersin. Şu bir bitse dersin, bugün bir geçse derim. Ne zaman rahat ederim? Ölünce değil, maalesef. Rahatsızlığa alıştığımda... Belki hiçbir zaman.

Gün bitti,elimde gene sap var. O "küçük" alıntıyı yapanın beynine burgu gibi işlesin. Rüzgar söylüyor şimdi...

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Başa giyileninden

Hastaneyi hatırladım. Bir iki ay daha yatabilirim, iyi bir tatil olur, eskilerdeki gibi ödül töreni falan denk gelir belki. Oradan da St.Antoine-olması gerek-… 2001 ödül töreninde; “Fransız banliyölerinde okunan bir yazar var, adı St.Antoine. Ödül hakkında şunu diyor: Ödül basur gibidir, her götün başına gelebilir.”. Alkışlar, alkışlar. Başka bir ödülün sahibi de ödül alırken, buna katıldığını bildiriyor. Demek ki her şey ödül için değilse de, her ödül bir …

Kiminin başına gelense; onca hayhuy içinde becerilmekle birlikte dayak yemek,sövülmek. Becerilmekten bir an olsun nefes alabilirsen; kafanı kaldırmaya çalışırsın ve ardından gene dayak. Sonra, zaten her hâlükarda becerileceğini kavrayıp, kafanı kaldırmadan, becerilmeye devam edebilirsin. Zira kafanı kaldırmazsan,dayak faslından kurtulma şansın olabilir.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Kanma/Yanılma/Yakalanma/Kaçma

Nasıl çalışıyor bilmiyorum ama bazen ben bile nasıl bir bağlantı kurduğumu kavrayamıyorum.1 saniye ya da daha azı da olsa bir bağlantı kurup açıklayamamıştım. Mystic-olayda Ayşe Fatma v.s neyse artık- Rebecca’ya dönüşmüş olarak kadınlığını kullanıp elemanı uyutarak, kalçadan demiri zerk ediyor. Sonra, eleman Magneto’ ya yemeğini götürürken tarama cihazına takılmıyor. Magneto’ nun plastik hücresine girdiğinde, Magneto bir şeyler seziyor, elemanın kanındaki demirle hücreden kaçıyor. Diğer olayda, kadın da işbirlikçi olabilir pekâlâ. Olmasa dahi adam mağlup olmuş sonuçta. Bağlantı şu ki; erkeğin/erkeklerin    ( kadına değil) kadınlığa olan zaafı. Meğer o an kurup, unuttuğum bağlantı tuvalette sona ermiş. Bense sonraki sahneyi ( hücreye giriş/çıkış) de işin içine dahil etmeye kalkıyorum. Filmde bu eleman ölüyor, bahsettiğimiz olaydaysa adamlar istifa ediyor. Hah!


3 Mayıs 2011 Salı

Ettiğin cevri bile...

Söylediğin gibi nereden buluyorum bu "intihar şarkıları"nı. Galiba kanalı değiştirmeliyim.

12 Nisan 2011 Salı

Hikâye

Bir dervişi işittim: Yoksulluk ateşinde yanıyor, yama üstüne yama vuruyor, gönlünü şu beyitle avutuyordu:

*"Bir kuru ekmeğe, bir eski hırkaya kanaat edelim. Halkın minnet yükünden kendi mihnet yükümüz daha iyidir."*

Biri ona:

"Ne duruyorsun?" dedi, "bu şehirde filânca adam cömert ruhludur, herkese iyilik eder. Âzâde' lerin hizmetine bel bağlayıp gönül kapılarında yer tutmuştur. Eğer senin hâlini de öğrenirse, erenlerin hatırına riayet etmeyi canına minnet bilir."

Derviş:

"Sus! dedi, birine ihtiyacını arz etmekten, yokluk içinde ölmek daha iyidir. Çünkü bilgeler şöyle demişler: 

"Hırkasını yamayıp sabır köşesinde oturmak, elbise için büyüklere kağıt yazmaktan hayırlıdır. Komşunun yardımıyla cennete gitmek, muhakkak ki, cehennem azabıyla birdir!"Sadi
Bir gün bile bana bir yıl geliyor-Kürdîli Hicazkâr
Şimdi, neden? Bir şey söylerken üç kez düşünelim diye.

10 Nisan 2011 Pazar

Yağmur

Konuştukça yeni şeylerin çıkması ne kadar güzelse, konuşmaya sebeb olan sıkıntının olması o kadar can sıkıcı. Daha sakin yerler, daha sakin zamanlar seçmek gerek. Gökten ne yağıp ne yağmadığına dair söylediklerimi, küçük ergenler duymadı bile. Onların dertleri, dürtüleri başkaydı. Diğerleriyse iki damlayla eriyeceklerini sanıp “Yağmuru severim ama şimdi olmadı…” gibi abuk cümleler kuruyorlardı. Fark olmamasına dair, farkın olmadığına dair şeyler. Ne gibi bir fark olabilir ki, olamaz! Üşütüp, sinir olup zart zurt etmeseydim, acıbadem bitmemiş olsaydı; ve beni görün nidaları olmasaydı daha da iyi olacaktı ama bu bir kayıp değil.  

9 Nisan 2011 Cumartesi

Perde

Her zaman sinirlerimin bozuk olduğunu ve uyarıldığını biliyorsun. İlla ki zor mu kullanmam lazım. Kapıyı kilitlemem mi lazım -galiba evet-. İstersen bir de tebligat yollayayım. Şimdi yoldan geçen herkes odama bakıyor. Ha sikimde olur mu, olmaz ama, neden yahu! Aslında hep bir neden-sonuç var değil mi! Havaymış, cıvaymış sana ne! Sonrasında yaptığın şeyler perdemi -gerçekten nasıl becerdiğin hakkında hiçbir fikrim yok, ben de aynı şeyi kullanıyorum ama şimdiye kadar beceremedim bir türlü- yerine asmayacak. Gene sinir olduğumla kalacağım. Elime yapışan şeyin iğrençliğini hissedeceğim birkaç gün. Bu hep böyle devam edecek, şu diğerleri meselesi… Gene gene, gene neyse…